Çiğdem Adalı
  • Anasayfa (current)
  • Hizmetlerimiz
    • Siyasi Danışmanlık
    • Sosyal Sorumluluk Projesi
    • Kişisel Dönüşüm Rehberliği
    • Yaşam Koçluğu
    • Ticari danışmanlık
    • Basın Danışmanlığı
    • İletişim Danışmanlığı
    • Frekans Dengeleme Sistemi
  • Atölyeler
    • B.İ.G (Bilinçaltı İfade Gücü)
    • Tanışmadan Tanımak
    • Çözüm Atölyesi
    • Aklını Kaybederken, Benliğini Bulmak
  • Basında Biz
  • Referanslar
  • Bizden Size
  • Videolar
  • S.S.S.
  • Basında Biz
    • Urla'da Kadına Yönelik Şiddet Protesto Edildi
    • Urla Kent Konseyi Kadın Meclisi Yürütme Kurulu Üyelerini Seçti
    • Urla Kadın Meclisi Mutluluk Dağıtacak
    • Mahmut Badem Canlı Yayında Ödemiş’i Anlattı
    • Kadın Meclisi Seçimi
    • Üretici Kadınlara Pazarlama Eğitimi Verildi
    • 'Pembe de Bizim Mavi de Bizim'
  • Kurumsal
    • KVKK
    • Hakkımızda
  • İletişim

BİR KADIN NE DÜŞÜNÜR

BİR KADIN NE DÜŞÜNÜR

Yazdım çünkü farklı olmanın bedelini böyle ödeyebilirdim…

Aslında hepimiz farklıydık da, farklı olduğumuzu farkında değildik, ta ki fark edene kadar…

Küçük bir çocuk iken, tavanı yüksek ve devasa pencerelerinden denizin mavisi ile yeşilin birleştiği harika manzarası olan bir evde hayal ederdim kendimi… O hayali her düşlediğimde, yalnız ve kudretli bir kadın olarak, o pencerenin önünde tabiatın kokusunu içime çekip denizin sükûnetini izlerken bulurdum kendimi…

O yaşımda çevremde ne yaşanıyor, neler oluyor da böyle bir hayal kuruyordum bilmiyorum… Kim bilir, etrafımda yaşanan olaylardan hangilerini seçip bilinçaltıma depolamıştım, farkında olmadan ve farkına varmadığım… Neticede bilinçaltı bu… Neyi yükleyip, neyi yüklemeyeceğini sana sormuyor ki…

Bilincimin altında ne vardı bilmem ama o günlerde, ister tasavvuf ister kuantum fiziği ya da enerji döngüsü… Adına her derseniz deyin, yaşamım ile ilgili hayal ettiğim tasvirlerin gerçek olacağını bilseydim yine aynı hayali kurar mıydım bilmiyorum… Tek bildiğim yalnız ve kudretli bir kadın olmanın hayalini kurdum… Ve oldu…

Üstelik güç ve kudret kelimelerinin arasındaki farkı bile bilmeden…

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki herkes, her kelimeyi kendi bilgi ve deneyimi kadar algıladığı için sizlerin zihninde yalnızlık ve kudret ne demek bilmiyorum… Benim için ise yalnızlık, kalabalık içinde kimsesiz kalmak değil aksine aynı kalabalık içinde huzur ve bu huzura kabul edeceğim insanları seçme lüksü demek… Etrafındaki insanların, sana dikte ettiği fikirlerine, herkesin aynılığına inat sen kalabilmektir… Kudret ise her hangi bir makam, ün ya da maddi zenginliğin gücüne değil de, sadece kendin olarak kimseye minnet etmeden, boyun eğmeden, her yaşanana eyvallah diyerek farkındalık ile yaşayabilme özgürlüğüdür…

Çocukluk anılarıma dönüp baktığım zaman, karakterimin de tipim gibi farklı olduğunu hatırlıyorum diğer çocuklardan… Sanki Walt Disney tarafından çizilmiş bir çizgi film kahramanı gibiydim… Kafamın üzerinde sanki kendi bağımsızlığını ilan etmiş olan kıvır kıvır saçlarım, her daim ağzında lokma varmış gibi duran hafif pembemsi kocaman yanaklarım ve bez bebeklere dikilen düğmeler gibi duran boncuk gözlerim ile tanıdık tanımadık herkesin sevmek için bir köşede kıstırma planı yaptığı bir çocuktum… Bizim milletin çocuk sevmekten anladığı, çocuğun yanaklarını koparırcasına ısırmak ve sıkmak olunca, bende kendimi sevdirmemek için her türlü gıcıklığı yapardım… Çok konuşmaz, sırnaşmaz, kendi hayal dünyamda yaşardım… Duvar boyamak, eşya kırmak, koltuk yırtmak gibi huylarım yoktu… Garip bir şekilde yaramaz çocuk kriterine uymasam da bedenimin çeşitli yerlerindeki dikiş ve yara izleri hala görünür… Bir anlamda kendi köşemde, kendime zararım olan farklı bir tarzım vardı…

2010 yılı öncesine dair birçok anımı net olarak hatırlamıyorum ama bazı anlar var ki zihnimin bir köşesine mıhlanmış, unutmak istesem de unutulmuyor…

Mesela henüz ilkokul çağında, oturduğumuz evin karşısındaki binaya yapılan otopark girişi inşaatında ne işimiz vardı bilmiyorum… Çocukluk işte… Arkadaşlarım ile nasıl bir oyun kurduysak kendimize oraya gitme kararı almıştık… Herkes otoparkın girişi olan düz yolda yürürken, ben ise diğerlerinin aksine yolun henüz tamamlanmamış kenar kısmından, üstelik sıralı tuğlalar üzerinden sek sek yürümeye çalıştığımı net hatırlıyorum… Sonrası ise annemin kucağında gözümü açışım… Hatırlamadığım o ara zamanda, yaklaşık bir apartmanın ikinci kat yüksekliğinden, üzerinde cam kırıkları olan bir elektrik dolabının üzerine düşmüşüm… Üstelik bırak kırık çıkığı, burnum bile kanamamış… Herkesin yaptığını değil de farklı olanı yapabilme arzuma yönelik risk alma huyum belli ki o günlerden kalma…

Keşke çocukluk dönemi yaramazlıklarım bu olay ile sınırlı kalsa… Bir de sokak hayvanları ile maceralarım var ki hala dillere destandır…

İnsanlar gibi hayvanlar ile de haşır neşir olmayan bir çocuk olmama rağmen her sene 3 kuduz aşım garantiydi… Her yaz bir kere mutlaka bisiklet ile bir arabanın altında kalırdım… Her hangi bir zamanda diliminde mutlaka akıl almaz bir şekilde bir yerden düşer, bedenimin her hangi bir yerine bir kaç dikiş atılırdı…

Hani spritüalizm; “Sınavını geçene kadar aynı olay ile sürekli sınanırsın… Korkun ile yüzleşene kadar aynı olayı, farklı senaryo ile tekrar tekrar yaşarsın…” der ya, belki de ölüm korkusu hissetmeyişimin sebebi de bu yüzden… Zira ilerleyen yaşlarda da araba ile yokuş aşağı inerken araba freninin patlaması ya da bir başka trafik kazasın da bariyere çarpmamızın hızı ile camları tuz buz olup, kibrit kutusuna dönen arabadan tırnağım bile kırılmadan çıkışım oldu… Tabi o zamanlar, yeterince bilinçli olmadığım için önüme geleni sadece yaşıyordum… Şimdi, yeni yeni anlıyorum yaşadığın korku her ne ise onunla yüzleşmediğin sürece evrenin her sınavı sana tekrar tekrar yaşattığını…

Dedim ya değişik bir çocuktum… Kız çocuğu olmama rağmen hiçbir zaman beyaz atlı prensini bekleyen bir prenses hayali kurmadım kendime dair ya da anne olmuşum da çocuklarıma bakıyormuş kocam gelecekmiş yemek yapayım ve benzeri evcilik oyunlarım çok nadirdi…  Tüm bunların yerine büyüyünce çok zengin olup içinde 7/24 doktor ve hemşirenin görev aldığı, her daim sıcak yemeklerin ve sıcak suyun bulunduğu; sokakta yaşayan kimsesizlerin ücretsiz yaşayacağı kocaman bir bina yapabilmekti hayalim… Belki bir gece İzmir Üçkuyular’da, ailem ile kendi aracımızda kırmızı ışığı beklerken göz göze geldiğim ve bakışları ile beni içene çeken saçı sakalına karışmış, evsiz o yaşlı amcaydı bu hayalin sebebi… Belki de mahallemizde sokaklardan topladığı naylonlar ile kendine yaptığı çadırda yaşayan ve yaz kış aynı uzun kürkü ile gezen teyzenin, bazı geceler (o zamanlarda çocuk aklımın idrak edemediği, sebebini sonradan anladığım) attığı acı çığlıklardı…

Çocukluktan ergenliğe geçtiğim dönemde ise yaşamımda her daim var olan adrenalin, hız ve gerginlikten olsa gerek ermiş, eren, evliya, derviş gibi isimlerin ayrımını bilmeden o insanların huzuruna hayran oldum hep… Sessizliğin verdiği sükûnete âşık oldum… O günlerden sonra ise dualarımda hep aynı dileği diledim…

“Rabbim, her ne yaşarsam yaşayayım bana sessiz kalabilme yeteneği; bir bakış ile insanları anlayabilecek kadar bilgi; insanların yanımda huzur bulabileceği kadar derinlik ver…”

Elbette bu duada yine hayal ettiklerimin gerçekleşeceğini bilmeden kurduğum bir hayaldi…

Yirmili yaşların başına geldiğimde ise her ne kadar ben fark etmesem de, evren dileğimin gerçekleşeceğine dair bir mesaj göndermişti… Tatillerde ve okuldan arta kalan zamanlarda İzmir Kemeraltı’nda kuyumcular çarşısında bulunan, babamın iş yerinde çalışıyordum… Bir komşu esnafımız vardı… Şeref baba…  Ticaretin agresif yanına rağmen hiç sinirlendiğini görmedim Şeref babanın… Hep gülümserdi… Herkesi anlayışla; her durumu da olgunluk ile karşılardı… Çevremde, en küçük olaya öfke patlaması yaşayan insanlar arasında, gözlerindeki parlayan ışık, dudağında her daim hazır duran tebessüm ile fark yaratırdı o… Evet, farklıydı… Çevremdeki herkesten farklıydı o…

Nasıl böyle kalabildiği merak duygumu uyandırmıştı… Uzaktan uzağa hep gözlemlerdim onu… O da bu merakımı fark etmiş olacak ki bir gün “Tasavvuf” dedi… “Yaranın içindeki Yaradanı görebilme yeteneği”…

Her gün görüşür olduk Şeref baba ile ve her görüştüğümüzde, sohbet sohbeti açtı, Şeref baba anlattı ben dinledim… Bilmediğim kelimeler, anlamakta zorlandığım teoriler havada uçuşuyordu… Neticede yirmili yaşlarda aklı bir karış havada, hayata tutunmaya çalışan bir ergendim… Anlamakta zorlanıyordum… Allah var çok emek verdi bana ama aklımın derste değil de başka bir yerde olduğunu fark ettiği bir gün meşhur kara kaplı defterini kapatıp “Yok kızım olmayacak… Daha vaktin gelmemiş… O yüzden bu defteri şimdilik kapatıyoruz…” dedi… Ne kadar ısrar edip özür dilesem de kararından vaz geçiremedim Şeref babayı… Son sözü “Sen zaten bu yolun yolcusu olacaksın sadece o gün bugün değil… Şimdilik dünyevi işlerine odaklan, kırklı yaşlarına geldiğine nasıl olsa yine yolumuz kesişecek…” oldu…

Haklıydı Şeref baba… O konuşmanın üzerinden 15 yıl geçip, hayat beni yoğurup kavururken bir gün o yolun ne olduğunu öğrendim ve öğrenmek ile kalmayıp yolda olduğumu fark ettim…

Yaşamak artık sıradan bir eylem değildi benim için… 35 yıl boyunca deneyimlediğim olaylar, edindiğim bilgiler ve gözlemlerim her geçen gün daha sakin bir insan yapmıştı beni… Elbette bir Şeref baba olmamıştım ama en azından yoldaydım…

Garip ama acılarıma tebessüm etmeye başlamıştım… Yaşadığım, bana göre olumsuz deneyimlerin aslına hayatıma ve karakterime nice güzellikler kattığını görmeye başlamıştım… Yaptığım yanlışların ya da yapamadığım doğruların suçunu başkalarının üzerine atmaktan vaz geçip, aldığım kararların sonuçlarının üstlenme cesaretini gösterebiliyordum… “Evet, hata yaptım ve bu kimseyi ilgilendirmez çünkü bedelini de yine ben ödedim” demenin rahatlığı bambaşka bir huzurdu…

Kendimde ki bu değişimleri fark ettiğim gün hemen telefona sarılıp Şeref babayı aradım… Hiç değişmemişti… Aynı sevecen, sıcacık ses tonu ile selamladı beni…

“Baba” dedim “15 yıl önce bahsettiğin yola girdim ama yol nereye gidiyor bilmiyorum… Rehbere ihtiyacım var…”

Kısa bir nefes arasından sonra “Bak kızım” dedi Şeref baba “Senin aradığın o Mevlana, Şems gibi öğretmenler bu devirde bulunmaz… O yüzden böyle bir rehber arayarak beklentin karşılanmayınca hayal kırıklığına uğrama… Zaten sana senden daha iyi bir rehber de bulamazsın…”

“İyi de baba… Bir şey bilmiyorum ki, bilmediğim konu da kendime nasıl rehber olabilirim?”

“Vicdanın var ya kızım… Vicdan dediğin en iyi rehberdir… Yanlış yaptığın zaman bir söylenmeye başlar, ta ki doğruya dönene kadar da susmaz… Sana senin vicdanın yeter… Sadece bir konu da uyarmalıyım seni… Su derin… Su güzel… İçine çeker seni… O yüzden dikkatli ol… Bir an da çıkmak istersen vurgun yersin… Yolun sonunda ya meczup olursun ya da mecnun… Hangisini olacağın tamamen senin elinde…” diyerek kapattı telefonu…

Evet, yola girdiğimi farkındaydım ama bu yol öyle bir yol ki, ne ne zaman yola koyulduğunu bilebilirsin ne de yolun ne zaman biteceğini… Yol, uzanır gider ruhun da ona eşlik eder…

Bilgi, yolun ana yemeği bilinç ise yemeğin üzerine içmek için güzelce demlenmiş bir bardak çay gibidir… Bilinçsiz kullanılan bilgi, aç karnına içilen çay gibidir… Ne tadı vardır ne de zevki…

Özellikle son 9 yıldır, sürekli okuyorum… Sürekli öğreniyorum… Kitaplar, eğitimler, seminerler… Kuranın ilk emri oku, ikincisi yaz misali önce öğreniyorum sonra yazarak ya da konuşarak öğrendiklerimi aktarmaya çalışıyorum… Bildiklerimi öğretmek, bilmediklerimi öğrenmek hayat amacım oldu… Hatta mesleğimi sonralara o “okur, yazarım” diyorum “bir de konuşurum…”

Belki meslek hastalığı belki de karakteristik özellik sürekli soruyor ve sorguluyorum… Her yeni öğrendiğim bilginin, bir önce öğrendiğim bilgi ile bütünleştiğini görmek daha da heveslendiriyor…

Din, siyaset, ekonomi, kimya, fizik, matematik, sanat, spor, anatomi, psikoloji vs hepsi bir nokta da birleşip bütünü oluştururken, o oluşan bütünün görkemin gözlerimi kamaştırıyor… Yeni bilgiler edinmek için heveslendiriyor…

Başlarda sadece kendi bilgi açlığımızı doyurmak için yaşadığınız bu durum bir süre sonra çevre ile olan iletişimimizi etkiliyor… Onca bilgi içinde, bilgisizlik ve toplum kurallarımız arasında sıkışıp kalıyoruz…

Öyle sınırlar çizilmiş ki sorgulamadığımız… Herkesin iyisi de kötüsü de, doğrusu da yanlışı da bir… Sekmez, yanılmaz, yıkılmaz kurallar bütünü olarak beynimize zerk edilmiş ve bir nevi başkasının beyni ile farkında olmadan ezbere aynı hayatı yaşar olmuşuz… FARKINDA OLMADAN AYNI HAYATI YAŞIYORUZ…

Oysa dünya üzerinde var olan herkesin parmak izi gibi beyin kıvrımları da farklı… Bu yüzden hepimiz bir olay karşısında farklı düşünüyor ve farklı hissediyoruz… Bu kadar farklı iken bu denli aynı yaşamak için çaba vermek ne kadar mantıklı? Üstelik aynı insan, aynı olayı farklı zamanlarda yaşadığı zaman verdiği tepkiler de o günün şartlarına göre farklı olurken niye hepimiz aynı doğru ve aynı yanlışı savunuyoruz? Zihnimize yüklenen doğru ve yanlış aslında kimin doğrusu? Kimin yanlışı? Gerçekten bizim mi?

Madem DNA’m, parmak izim ve beyin kıvrımlarım farklı iken niye olaylara ve insanlara bakış açım aynı olmak zorunda? Kimseye zarar vermiyorsam; çevremin şahsıma duyduğu ve benim onlara gösterdiğim saygıyı yitirmiyorsam niye aynı düşünüp, aynı konuşup, aynı davranmak ve daha ötesi aynı yaşamak zorundayım ki?

Tüm bunların birleştiği noktada herkes, herkes iken siz yolda iseniz işler biraz sarpa sarıyor… İnsanların söylemediklerini bakışlarından, duruşundan, yaydıkları enerjiden anlayabiliyorsunuz… E yaş olmuş 36, ergen de değilseniz “he” deyip geçiyorsunuz ama zihinde bir yer var işte orası susmuyor… Anlatabildiğin kadar anlat, ulaşabildiğin kadar insana ulaş diyor sürekli… Hissettiklerim ya da düşündüklerim için kurduğum bir cümleyi, karşımdaki insana bir paragraf ile anlatmak zorunda kaldığım ve buna rağmen anlatamadığımı anladığım an, “yazmalısın kızım” dedim kendime…

Yazdım çünkü sosyal hayatta anlatamadıklarım vardı…

Mesela 2 aydır regl olmuyorum…

Doktor rahimde kalınlaşma var deyip ilaç verdi… İlaç bitince kanama gelecekmiş sonra da kanama sırasında hormon testi yapacaklarmış…

İlacı kullanmaya başladığım günden itibaren vücudum öyle şişti ki ben bile beni tanıyamaz oldum… Ellerim, yüzüm, karnım, bacaklarım… Sanki hamileymişim de ha doğurdum ha doğuracağım… Hal böyle olunca bir süredir görüşmediğim insanlar ile karşılaşınca bedensel değişimim onların da dikkatini çekti… Birçoğu da hamile olduğumu düşündüler… Kimi açıkça sordu, kimi sormak isteyip de soramadığını gözleri ile dile getirdi… Ne de olsa bekar bir kadındım ve ülkemizde bekar kadınların hamile kalması pek edepli bir şey değildi onlara göre…

Böylesi düşüncelerin geçtiği bir zihnin gözlere yansımasını gördüğüm zamanlarda, benim zihnimde de onlarca düşünce geçiyor… Konuşmaya kalksam saatler sürecek… Buna da ne halim var ne de mecalim üstelik gerek de yok…

Düşünce gücünün mantığını öğrenip, sadece düşüncelerini değiştirerek 20 kilo vermiş bir insan olarak çevremde parmak ile gösterilirken; bir anda sadece bir ilaç ile yeniden kocaman bir bedene sıkışmak nasıl bir duygudur bunu ancak yaşayan bilir… Zaten hormonal dengesizlik yüzünden gerginim, üzerinde gelen bedensel değişiklik yüzünden hiçbir kıyafetime sığmıyorum… Ellerimi bile istediğim gibi kullanamıyorum… Ayaklarım ayakkabının içine sığmıyor… Zaten çıldırmış durumdasın ve karşına bir densiz çıkıp “aaa noolmuş sana böyle” diye küçümseyen bakışlar ile konuşuyor ya... Al onu vur duvardan duvara… Var say ki kilo aldım… Vücumdaki de geçici bir ödem değil yağ tabakası olsun… Sana ne arkadaşım? Şişman insanlar ölmeli diye bir kural mı var? Ya da yaşayan herkes fit olacak diye?

Gebelik ihtimali ise bambaşka bir konu… Kadınsan ve bekarsan sevişemezsin? Sebep? Hadi bu mantığı kabul ettik diyelim… Bekar kadın sevişemez ise bu kadar erkek ne yapıyor? Birbirlerine mi?... Ha, bir de bu konu var tabi… Erkek erkeğe ve kadın kadına yaşanan cinsellikler…

Günümüzde LGBT gerçeği varken, cinsiyet değişikliği tercihi yapan insanlara bakış açımız hala dar alanda kısa paslaşmalar… Çünkü duygularımız dar… Çünkü zihnimiz dar… Bu durumun içinde bulunan insanları ve onların yakınlarını anlamamak için gösterdiğimiz çaba ise ultra geniş…

Kafe işletmeciliği yapan bir arkadaşım, mesleği gereği yıllarca cinsel tercihi normal(!) olmayan insanlar arasında yaşamış ve bu duruma oldukça hakimdi… Bu arkadaşımın, ikinci gebeliğinin bilmem kaçıncı ayında çocuğun sağlık durumu ile ilgili yapılan testler sonucunda sorun olduğunu anlaşılmıştı… Sizlerin olduğu gibi benim de ilk aklıma gelen Down sendromu gibi bir şey olabileceğiydi… Oysa durum çok farklıydı…

Klinefelter sendromu diye adlandırılan bir durumdu içinde bulunduğu… Çocuk anne karnındayken testosteron hormonun yeterince salgılanmamasından kaynaklanıyordu… Erkek bebek anne karnında yeterince testosteron alamayınca beden yapısı dişi beden yapısında gelişiyordu… Daha az kıllanma, daha yuvarlak beden hatları, daha zayıf kaslar gibi… Doktoru, arkadaşımı “İlerleyen yıllarda, çocuğun cinsiyet değişimine gitmek isteyebilir… Bunun toplumumuzda getirebileceği zorlukları az çok tahmin ediyorsundur… Bu yüzden kararını iyi düşün… İstersen hemen gebeliği sonlandırabiliriz…” cümleleri ile sıkı sıkı tembihlemişti…

Durumu yaşayan ben olmamama rağmen, gözlerim kocaman açılmış yüzüm yanmaya başlamıştı… Çok büyük bir sorumluluktu bu… Titreyen sesimi düzeltmeye çalışarak “Eee, ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sorduğumda, karşımda dev gibi kocaman yürekli bir kadın gördüm…

“Bunca yıllım LGBT arasında geçti… Onların yaşadığı hayatı, sorunlarını, hissettiklerini çok iyi biliyorum… Demek ki benim bu dünyaya geliş amacımda, böyle bir ruhun yanında olmak varmış… Yaşanan onca deneyim bu duruma hazırlamış beni… On sekiz yaşına geldiğinde çocuğumun kararı ne olursa olsun ona saygı duyacağım…”

Bu cevap ile hissettiğim duygulardan ve aklımdan geçen düşüncelerden ben utandım… Neydi o halim? Ne için o kadar tepki vermiştim? Sırf onun yaşadıklarını ve hissettiklerini, biz anlamıyoruz ve hatta anlayamıyoruz diye yani asıl sorun bizdeyken doğmamış bir çocuğa ölüm fermanı yazabilecek duruma mı gelmiştik? Şu halimize bakar mısınız? Her hangi bir tercihi sebebi ile insanların hayatlarının sonlanmasına sebep olacak bu kadar baskı fazla değil mi?

Gebelik konusuna dönersek…

Gebelik, toplum için bir kadının cinsellik yaşadığının kanıtıdır… Evli bir gebe anne olduğu için kutsalken aynı gebe evli değil ise orospudur… Ne kadar kolay söyleniyor ve yazılıyor değil mi? OROSPU… Kadını da erkeği de özellikle sinirlendikleri zaman ne kadar rahat, hem de ağız dolusu ile söylüyorlar bu kelimeyi…

Bak güzel kardeşim orospuluk bir meslek, orospu da o işi icra eden kişidir… Tıpkı ressam ve resim yapmak ya da inşaat mühendisi ve inşaat sektörü gibi… Üstelik orospu kelimesi bir hakaret değil övgü olmalı bence…

Bugün biz kadınlar, bazı günlerde eşimiz ile bile sevişmek istemezken onlar psikopat mı? Manyak mı? Temiz mi? Pis mi? Bilmeden bir günde belki 50 belki 60 erkek ile seks yapıyorlar… Hem de üç kuruş için… Bedenleri, hormonları, ruhları yıpranıyor… Sen tertemiz evinde yumuşatıcı kokan çarşafında “Ay başım ağrıyor” diye nazlanırken, kim bilir onlar neler yaşıyor hiç düşünmüyorsun bile… Kusura bakma ama sen o hayatın 10 dakikasına bile dayanamazken, onlar ömürlerini veriyorlar orada…  Onlarda ki cesaret, onlar da ki “belki bir gün” umudu hiç birimiz de yok… Belki de bu yüzden hayat kadını deniyor…

Anlamadığım bir diğer konu da genel evlerin içinde çalışan kadınlar toplumun gözünde ahlaksız diye adlandırılırken; o evin kapısında ağzında salya akıtıp, gözlerini parlatarak bekleyen; üç kuruşu verdi diye o arada hayatını geçindirmek için para kazanmaya çalışan kadına her türlü sapıklığı yapabileceğini zanneden erkeklere niye kimse ahlaksız demiyor? Bu kadınlar orada kendi kendini mi beceriyor? Seks eylemi tek başına mı ve sadece kadınlar tarafından mı yapılıyor genel evlerde?

Ay şuraya bak… Bir regl olamamaktan konu nerelere geldi… Niye yazdığım artık biraz daha netleşmiştir umarım… Zira bir bakış, bir duruş, bir ağaç, bir hayvan vs zihnimde ardı arkası kesilmeyen onlarca düşünce zinciri haline geliyor…

Mesela o düşünce zincirinin bir halkasında da regli olma durumuna hastalanmak demek var… Hastalık dediğin bir organizmanın işlevinde sorun olmasıdır yani bir nevi bozukluktur… Oysa regli olma durumu ise sağlıklı olma halidir… Asıl regl olmuyorsan, o kanama gelmiyor ise hastasın demektir… Bu yüzden bir kadının en sağlıklı haline “ay hastalandım” ya da “ay bu ay hastalanmadım” demesi gerçekten çok ilginç… Bir insan kendi zihnini kendi bilinçaltına ne diye böyle bir işkence yapar ki?

Neticede bilinçaltı denen şey, şakadan anlamaz… Onun kişi ayırma durumu da söz konusu değildir… Yani espri olarak dahi bir insana “Ay ne aptalsın” deyip güldüğünüzde, bilinçaltı bunun espri olduğunu anlamaz ve kendine söylenmiş olduğunu kabul eder… Bu durumda da “Madem ben aptalım, o zaman kendimi aptal hissettirecek kararlar almalıyım” düşüncesi ile davranışlarımızı yönlendirir…

Şimdi bu bilginin ışığında düşündüğümüzde, bir kadın her ay defalarca ne sebeple kendine hasta olduğunu söyler… Üstelik yüksek ses ile söylenen cümlelerin zihinde ki etkisi daha fazla iken…

Hastalanmanın yanı sıra bir de kirlenmek deyimi var… Tam saç baş yolduracak cinsten… Biraz düşününce regli olmak hamile olmadığının kanıtı… Eski zamanlarda, kadınların gebe kalması için gözünün içine bakılırmış belki de o kadınların regl olmaları rahminde bir çocuk olmadığı, anne olmadığı için “Kirli” deniyor olabilir mi? Böyle olsa bile kadınlığı annelik ile yüceltmek ne büyük bir acı… Oysa kadından öte insan olabilmek ne kadar yüce… Bir bunu anlayabilsek…

Bir de bu işin halk arasında konuşulmama, konuşanı da ayıplama gibi bir durumu var… Bir gezen olan ay, 28 günde bir döngü içinde dönüşüm sağladığı için kadına benzetilirken biz kendi varlığımızdan utanıyoruz… Zaten utanılacak ayıp bir şey olsa bizleri yaratan Allah menstural denilen bu döneme girmemizi de engellerdi her halde… O utanmamış, dişi olan her varlığın bu dönemi yaşamasını uygun görmüş de biz niye konuşmaya utanıyoruz? Aslında cevap basit ve bizi zihnimizdeki aynı kısır döngüye götürüyor… Regl = kadın olma hali, kadınlık = cinsellik… Regl olan bekar kadının da sevişerek ahlaksız olma ihtimali yüksektir… Peh…

Size bir sır vereyim mi? Şu iki aydır düşündüğüm ve hissettiklerimin benim açımdan yukarıda yazdıklarım ile hiçbir ilgisi yok… Yok şişmişim, yok konuşmamı kınamışlar, aman efendim namusumdan şüphelenmişler… Umurumda değil!

İsmini hatırlamıyorum ama yabancı bir doktorun yazdığı bir kitapta okumuştum… İlk önce bağırsaklarımız duygularımızı hissedermiş sonra hisler beyne düşünce olarak gidermiş, o düşünceler ise bedende hastalığa dönüşürmüş…

Şimdi düşünüyorum da 36 yıllık hayatımda, bu kadar baskı içinde farkında olmadan bana yüklenen sözde doğrular yüzünden kadınlığımı nasıl sevememişsem… Kadın olarak yaşamaktan nasıl yorulmuşsam… İstemesem de kadınsan itaat edeceksin, kadınsan namuslu olacaksın, kadınsan susacaksınları nasıl kabul ettiysem… Zihnimin ve öğretilenlerin arasında sıkışıp kalışım bana hastalık olarak geri döndü…

Rabbim beni özenerek yaratıp, bu dünyaya göndermiş ama ben kendi varlığımın kıymetini bilememişim… Varlığımın kutsallığını insan olabilmekte kullanamamış, o baskı altında insanlığımı kadın olmak ile ezmişim… Şu bilgim ve bugünkü farkındalığım ile bir daha dünyaya gelsem kimin ne dediği ne düşündüğü umurumda olmaz… Testler sonucunda olur da doktor bana, erken menopoz derse o sözünü dinlediğim namus bekçilerinin hangisi bana hayallerimi yaşatabilecek? Yapacağım hangi orospuluk bana annelik duygusunu tattırabilecek? Vücudumda eksilen hormonları hangi ahlaklı insan geri koyabilecek?

Artık aklım başıma geldi… İnşallah geç kalmamışımdır… 

Çiğdem Adalı
  • Adres: URLA - İZMİR
  • Telefon: 05333032759
  • E-mail: info@cigdemadali.com
Hizmetlerimiz
  • Siyasi Danışmanlık
  • Sosyal Sorumluluk Projesi
  • Kişisel Dönüşüm Rehberliği
  • Yaşam Koçluğu
  • Ticari danışmanlık
  • Basın Danışmanlığı
  • İletişim Danışmanlığı
  • Frekans Dengeleme Sistemi
Sayfalar
  • KVKK
  • Hakkımızda
Hızlı Linkler
  • Videolar
  • Sıkça Sorulan Sorular
  • İletişim

Copyright 2020 © Mutfak Yapım | All Rights Reserved

Mutfak Yapım Dijital Reklam Ajansı

Facebook

İnstagram

Youtube